Terörle Mücadeleye Fetih Sureli Destek
Terörle Mücadeleye Fetih Sureli Destek

Terör örgütü PKK başta olmak üzere, vatanımızı parçalamak bölmek isteyen hainlerle mücadelede görev yapan güvenlik güçlerine destek olmak amacıyla Fetih Suresi okuma seferberliği başlatılmıştır. Sesimizin ulaştığı heryerden dua beklenilmektedir. 

Fetih Suresi’ni Düşman Karşısında Okumak

Açmak, zafer, galibiyet gibi anlamları olan Fetih Sûresi, kendisinde 48 âyeti ihtiva ediyor.

Muzaffer Ozak Efendi, Ziynet’ul Kulub adlı eserinde, harp zamanlarında, Fetih Sûresi’nin her gün Muhammed Sûresi ile beraber okunduğunda, düşmanların kahr-u perişan olacağını ve harp meydanından firar edeceğini beyan buyuruyor. Sakarya Meydan Muharabesi’nde tabur imamı olarak görev alan Naci Efendi’den bizzat dinlediği şu anektodu bizlerle paylaşıyor..
Muzaffer Efendi:
“İstiklâl Savaşı sırasında, Sakarya Meydan Muharebelerinde, tabur imamı Merhum Gazi Naci Efendi, harbin en kritik bir anında bu iki sûreyi okutmuş ve bi-nusretillahi teâlâ düşman harp meydanından münhezim ve perişan bir halde mağlup olarak firar etmiştir. O günden sonra da hiç bir tarafta tutunamayarak İzmir’den denize dökülmüşlerdir. Hadiseyi Naci Efendi’den bizzat dinlemiş bulunuyorum.”



Fetih Suresi 48.Ayet

بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla
48:1

اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًاۙ

Doğrusu Biz sana (zafer yollarını) açtık; apaçık bir fetih ihsan ettik.
48:2

لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَق۪يمًاۙ

Öyle ki Allah, (itminan ve sükûnete ulaştırıp) senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlayıversin, üzerindeki nimetini tamama erdirsin ve seni dosdoğru bir yola (hidayete) yöneltsin.
48:3

وَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْرًا عَز۪يزًا

Ve Allah, (bu sürecin sonunda) sana ‘üstün ve onurlu’ bir zaferle yardım etsin (istedik) .
48:4

هُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ ف۪ي قُلُوبِ الْمُؤْمِن۪ينَ لِيَزْدَادُٓوا ا۪يمَانًا مَعَ ا۪يمَانِهِمْۜ وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يمًا حَك۪يمًاۙ

(Böylece) O (Allah c.c) imanlarını bir kat daha arttırsınlar diye mü’minlerin kalplerine sükûnet (huzur, itminan ve emniyet) indirdi ve indirecektir. (Elbette) göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah (cc) her şeyi (nasıl yapacağını en iyi) bilendir; Hüküm ve Hikmet sahibidir.
48:5

لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عِنْدَ اللّٰهِ فَوْزًا عَظ۪يمًاۙ

(Her şeye gücü yeten ve göklerdeki ve yerdeki ordularıyla işlerini yürüten Cenabı Hakkın ayrıca cihadı emretmesi; bu hizmet ve gayretleri sebebiyle) Mü’min erkek ve kadınları, altından ırmaklar akan ve içinden ebedi kalacakları Cennetlere sokması ve onların günahlarını bağışlaması içindir. İşte Allah katında gerçek kurtuluş ve büyük mutluluk budur (ve bu sayede erişilir) .
48:6

وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّٓانّ۪ينَ بِاللّٰهِ ظَنَّ السَّوْءِۜ عَلَيْهِمْ دَٓائِرَةُ السَّوْءِۚ وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يرًا

(Cenabı Hakkın İslami hareket ve onun şahsı manevisi olan şahsiyete zafer ve iktidar vermesi aynı zamanda) Allah hakkında kötü zanda bulunan (Allah’ın ve Müslümanların süper güçlerle başa çıkamayacakları kanaatini taşıyan, mücahit ve müstakim kimseleri hayalperestlikle suçlayan; ama zahirde mü’min ve müttaki rolü oynayan) münafık erkek ve kadınlara (ve yine İslâm’ın bir kısmına inanıp bir kısmını gereksiz sayarak inkâra ve itiraza kalkışan) müşrik erkek ve kadınlara azap vermesi (ve İslami hareketin aleyhinde çalışanları rezil ve rüsva etmesi) içindir. Ta ki Müslümanlar için bekledikleri kötülük çemberini onların başına geçirsin diyedir. (Hem mü’min ve müttaki geçinip de İslâm’ın iktidarına mani olan münafıkların, hem de laiklik ve çağdaşlık adına İslam’a saldıran müşrik manyakların hepsine) Allah gazap etmiş, lanetlenmiş ve onları Cehenneme terk etmiştir. Orası ne kötü (ve kahredici) bir yerdir.
48:7

وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزًا حَك۪يمًا

(Cenab-ı Hak bütün bu vaad ettiklerini yerine getirmeye kadirdir.) Çünkü göklerin ve yerlerin (içindeki gizli ve özel) orduları Allah’ın (emrinde) dir. Allah Aziz ve Hâkim’dir.
48:8

اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًاۙ

(Ey Resulüm) Kesinlikle Biz seni (sadece) şahit, müjdeleyici ve inzar (ikaz ve irşat) edici olarak göndermişizdir…
48:9

لِتُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُۜ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلًا

Ki (Ey Kullarım bu vesile ile siz) Allah’a ve Resulüne iman etmeniz, O’nu savunup-desteklemeniz, Ona içtenlikle saygı gösterip (dinine ve davasına) yardım etmeniz; ve sabah akşam (her yerde ve her halde) Onu (hatırlayıp) tesbihle yüceltmeniz (ve Onun emir ve hükümlerine göre hayat sürüp huzura ermeniz) içindir.
48:10

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلٰى نَفْسِه۪ۚ وَمَنْ اَوْفٰى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللّٰهَ فَسَيُؤْت۪يهِ اَجْرًا عَظ۪يمًا۟

Şüphesiz, (Hak ve adalet hakîm kılınsın, zulüm ve küfür düzenleri yıkılsın diye, imani ve insani bir mesuliyetle) sana biat edenler, (aslında ve aynen) ancak Allah’a biat etmiş (gibi) dir. (Sanki) Allah’ın eli (seninle biat ve itaat sözleşmesi yapan) onların elleri üzerindedir. (Hak ve hayır adına biat edip sadakat gösterenler Allah’ın özel inayeti ve hidayeti içindedir.) Bu nedenle artık kim ahdini bozar (davadan ve sadakatten ayrılır) sa o sadece kendi aleyhine ahdini bozmuş birisidir. Her kim de Allah’a verdiği ahdine vefa gösterir (sadakat, samimiyet ve gayretini devam ettirir) se, (Allah kesinlikle) ona da büyük bir ecir (şeref ve zafer) verecektir.
48:11

سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ شَغَلَتْنَٓا اَمْوَالُنَا وَاَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَاۚ يَقُولُونَ بِاَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا اِنْ اَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا اَوْ اَرَادَ بِكُمْ نَفْعًاۜ بَلْ كَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرًا

Bedevilerden (Medine civarındaki köylü Arap kabilelerinden basit bahanelerle cihat görevinden ve Hudeybiye seferinden) geri kalmış olanlar gelip sana diyecekler ki: “Mallarımızın (hayvanlarımız ve tarlalarımızın bakımı) ve evladü iyalimizin (korunması ve ihtiyaçlarının karşılanması gibi mazeretler) bizi engelledi. (Yoksa gönlümüz ve duamız sizinle beraberdir. Bu nedenle) Allah’tan bizim için mağfiret dile. (Oysa) Onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar.” Onlara de ki: ” (Rabbim, kalbinizde gizlediklerinizi ve gerçek niyetlerinizi bilip durduğu için) Allah size bir zarar gelmesini murat etse veya bir menfaate erişmenizi dilese, O’nun bu kararına karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Kaldı ki Allah bütün yaptıklarınıza (ve kafanızda tasarladıklarınıza) Habir’dir (her şeyden haberdar olup bilendir) .”
48:12

بَلْ ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَهْل۪يهِمْ اَبَدًا وَزُيِّنَ ذٰلِكَ ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِۚ وَكُنْتُمْ قَوْمًا بُورًا

Belki de aslında siz, (ey bedeviler ve bedavacılar) Hz. Peygamberin ve mü’minlerin ailelerine bir daha geri dönmeyeceklerini zannetmiş (ve beklemiştiniz) . Bu (acı duruma düşmeleri) sizin gönüllerinize de cazip gelmişti de kötü zanlar beslemiştiniz ve (böylece) belâyı hak eden bir topluluk oluvermiştiniz.
48:13

وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ فَاِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ سَع۪يرًا

Kim Allah ve Resulüne (gerçekten ve tamamen) imana yanaşmazsa, (rahatına ve menfaatine uygun gördüğü ibadetleri yapar, cihada katılmak ve Hakkı savunmak gibi nefislerine zor gelen emir ve hükümlere inkâr ve itirazla karşı çıkarsa) o kâfirler için çılgın bir ateş hazırlamışızdır.
48:14

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا

(Herkesin imanı da inkârı da kendisinedir. İyiliği de kötülüğü de nefsi içindir. Kimse Allah’a ne kâr ne de zarar ulaştıramaz.) Zira Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. O (layık olanlardan) dilediğini bağışlar, (müstahak olanlardan) dilediğine azap eder. Allah (c.c) çok bağışlayan ve çok merhamet buyurandır.
48:15

سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ اِذَا انْطَلَقْتُمْ اِلٰى مَغَانِمَ لِتَأْخُذُوهَا ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْۚ يُر۪يدُونَ اَنْ يُبَدِّلُوا كَلَامَ اللّٰهِۜ قُلْ لَنْ تَتَّبِعُونَا كَذٰلِكُمْ قَالَ اللّٰهُ مِنْ قَبْلُۚ فَسَيَقُولُونَ بَلْ تَحْسُدُونَنَاۜ بَلْ كَانُوا لَا يَفْقَهُونَ اِلَّا قَل۪يلًا

(Ey Mü’minler) Siz (Hayber’deki ve her yerdeki) ganimetleri almaya gittiğiniz zaman (dünya sevgileri ve samimiyetsizlikleri nedeniyle cihattan) geri bırakılanlar gelip diyeceklerdir ki: “Bize müsaade edin de sizi izleyelim (sadık mücahitlerle birlikte gidelim, ganimet ve devlet işlerine iştirak edelim) .” Onlar, Allah’ın kelamını değiştirmek (bedavadan ganimet devşirmek) istiyorlar. De ki: “Siz, kesin olarak bizim peşimizden gelemezsiniz. Allah, daha evvel böyle (takdir) buyurdu (sizin niyetinizi ve mahiyetinizi bize bildirdi) .” Bunun üzerine: “Hayır, bizi kıskanıyorsunuz” diyeceklerdir. Öyle değil; onlar anlayışları pek kıt olan (ve feraset ehli mü’minleri kandıracağını sanan) zavallılardır.
48:16

قُلْ لِلْمُخَلَّف۪ينَ مِنَ الْاَعْرَابِ سَتُدْعَوْنَ اِلٰى قَوْمٍ اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَد۪يدٍ تُقَاتِلُونَهُمْ اَوْ يُسْلِمُونَۚ فَاِنْ تُط۪يعُوا يُؤْتِكُمُ اللّٰهُ اَجْرًا حَسَنًاۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا كَمَا تَوَلَّيْتُمْ مِنْ قَبْلُ يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا

O Arabîlerden (Hudeybiye) seferinden geri kalıp (ama ganimetten pay almak için ucuz kahramanlık rolü yaparak Hayber gazasına katılmak isteyenlere) de ki: “Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı çarpışmaya çağırılacaksınız. Onlarla, Hakka teslim oluncaya kadar savaşacaksınız… (İşte samimiyet ve cesaretinizi ispat için bu bir fırsat ve imtihandır.) Eğer emre itaat eder (verilen görevleri yerine getirir) seniz Allah’tan size güzel bir ecir-mükâfat vardır. Yok, eğer önceden döndüğünüz gibi yine yan çizecek olursanız, sizi çok acıklı, alçaltıcı bir eziyet ve zillete uğratacaktır.”
48:17

لَيْسَ عَلَى الْاَعْمٰى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْاَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَر۪يضِ حَرَجٌۜ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ وَمَنْ يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذَابًا اَل۪يمًا۟

(Haksızlığın ve ahlâksızlığın hâkim olduğu bir dönemde ve ülkede, yeniden adaleti hakim kılmak, ilmi ve insani bir düzene kavuşmak üzere gayret etmek herkese farzı ayındır. Ancak hizmet yapamayacak ve işe yaramayacak kadar) Kör, topal ve hasta olanlara vebal yoktur. (Böyle ciddi mazeret ve mecburiyetleri olanların dışında) Her kim Allah’a ve Resulüne itaat eder de (gayret gösterirse) Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Kim de (cihatla ve Milli savunmayla ilgili hizmet ve hazırlıklardan) geri kalır (ve kaytarırsa) onu da çok acı bir azapla cezalandıracaktır.
48:18

لَقَدْ رَضِيَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا ف۪ي قُلُوبِهِمْ فَاَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ عَلَيْهِمْ وَاَثَابَهُمْ فَتْحًا قَر۪يبًاۙ

(Ey Resulüm) Gerçekten Allah (c.c) O mü’minlerden razı oldu ki, ağacın altında sana biat ederlerken kalplerindeki (sadakat ve samimiyetleri) ni bilmiş, (bundan dolayı) üzerlerine sekinet (huzur ve emniyet) indirmiştir. (Ayrıca) kendilerini pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir.
48:19

وَمَغَانِمَ كَث۪يرَةً يَأْخُذُونَهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزًا حَك۪يمًا

Ve elde edecekleri daha birçok ganimetleri (nasip edecektir) , çünkü Allah (c.c) Galip ve Güçlü olandır, Hüküm ve Hikmet sahibidir.
48:20

وَعَدَكُمُ اللّٰهُ مَغَانِمَ كَث۪يرَةً تَأْخُذُونَهَا فَعَجَّلَ لَكُمْ هٰذِه۪ وَكَفَّ اَيْدِيَ النَّاسِ عَنْكُمْۚ وَلِتَكُونَ اٰيَةً لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَيَهْدِيَكُمْ صِرَاطًا مُسْتَق۪يمًاۙ

(Bunların da ötesinde) Allah (c.c) size (ileride) ele geçireceğiniz (zalimlerin zulüm ve zilletinden kurtulmak ve yeryüzünde hükümran olmak gibi) daha pek çok ganimet ve faziletler vaat etmiştir. İşte (şimdilik) şunları hemen vermiş ve insanların elini (ve eziyetini) sizden çektirmiştir (size düşmanlarınıza karşı güç ve galibiyet ihsan etmiş) ki bu (her asırdaki mücahit) mü’minlere bir delil ve alamet teşkil etsin ve sizi sırat-ı müstakime (Kur’an’ın yoluna ve İslâm’ın huzuruna) iletip eriştirsin. (Allah, cihat emriyle mü’minlere izzet ve fazilet vermeyi murad etmiştir.)
48:21

وَاُخْرٰى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْهَا قَدْ اَحَاطَ اللّٰهُ بِهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرًا

Bunlardan başka henüz elde edemediğiniz (ve şimdilik güç yetiremeyeceğiniz) ama Allah’ın kuşatıp ihata buyurduğu (kudret ve rahmet hazinesinde hazır bulundurduğu ve ileride kavuşacağınız devlet, izzet, servet ve cennet gibi daha birçok ganimet ve faziletler de vaat etmiştir ki) Allah (c.c) her şeye kadirdir.
48:22

وَلَوْ قَاتَلَكُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوَلَّوُا الْاَدْبَارَ ثُمَّ لَا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلَا نَص۪يرًا

Şayet kâfirler (Hudeybiye Anlaşmasına yanaşmaz da) sizinle savaşsalardı, yine arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı.
48:23

سُنَّةَ اللّٰهِ الَّت۪ي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُۚ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْد۪يلًا

(İşte bu) Allah’ın öteden beri süregelen kanunu (ve imtihan programıdır ki: Hak namına biat ve hayırda itaat şuuruyla cihat edenleri mutlaka zafere ulaştıracak, münkir ve münafıkları ise mahvu perişan kılacaktır.) Allah’ın kanununda (ve ezeli takdir planında) asla bir değişiklik bulamazsın. (Size düşen Allah’ın kitabına ve imtihan şartlarına uymak ve sıkıntılara sabırla katlanmaktır. Bugünkü zalim düzenler de her halde yıkılacak ve hainler hak ettikleri akıbete uğrayacaktır.)
48:24

وَهُوَ الَّذ۪ي كَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ عَنْهُمْ بِبَطْنِ مَكَّةَ مِنْ بَعْدِ اَنْ اَظْفَرَكُمْ عَلَيْهِمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرًا

Ve o Allah (c.c) Mekke vadisinde (Hudeybiye’de ve kıyamete kadar her dönemde) kâfirlere karşı sana zafer verdikten sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çektirip (huzur ve güven ortamı sağlayandır.) Ve Allah, her ne yaparsanız hakkıyla görüp durmakta (ve kayıt altına aldırmaktadır) .
48:25

هُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفًا اَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُۜ وَلَوْلَا رِجَالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِسَٓاءٌ مُؤْمِنَاتٌ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ اَنْ تَطَؤُ۫هُمْ فَتُص۪يبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍۚ لِيُدْخِلَ اللّٰهُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۚ لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا

(O müşrikler ve zalimler) Onlar ki (Hakkı) inkâr eden ve sizin Kâbe’yi ziyaretinizi ve bekletilen hediyeleri (kurbanları) yerlerine (Mina’ya) iletilmesini engelleyip alıkoyanlardır. Eğer (Mekke’de bulunan) kendilerini henüz tanımadığınız mü’min erkeklerle mü’min kadınları, bilmeyerek çiğnemeniz (kâfir zannedip öldürmeniz) sebebiyle vicdan azabına kapılmanız ihtimali olmasaydı (Allah savaşı önlemez ve barış yapmanıza izin çıkmazdı.) Dilediğine rahmet etmesi (pek çok Mekkeli müşriki hidayete erdirmesi) için Allah böyle yapmıştır. Şayet onlar (Mekke’deki gizli mü’minlerle müşrikler) birbirinden açıkça seçilip ayrılmış olsalardı onlardan inkâr edenleri elim bir azaba hemen çarptırırdık.
48:26

اِذْ جَعَلَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوٰى وَكَانُٓوا اَحَقَّ بِهَا وَاَهْلَهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمًا۟

(Hudeybiye’de Müslümanlarla barış imzalamaya mecbur kalan, ama bunun ezikliğini çok ağır şartlar koşarak gidermeye çalışan) Kâfirler, kalplerinde o (şeytani) hamiyet gururunu (kavmiyetçilik ve atapereslik taassubunu) ve cahiliyye damarını kabartıp kaynattıkları zaman, Allah (c.c) peygamberinin ve mü’minlerin üzerine sabır ve sükûnet indirip (rahatlattı) . Ve onları takva sözü (Peygambere ve lidere Allah için biat ve itaat sözü) üzerinde kararlılıkla durmalarını sağladı. Zaten onlar (sadık sahabiler ve mü’minler) buna layık ve ehil insanlardı. (Yani sadakat ve liyakat ehli başarıya ulaşırlardı) Allah (c.c) her şeyi hakkıyla bilendir.
48:27

لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْيَا بِالْحَقِّۚ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَۙ مُحَلِّق۪ينَ رُؤُ۫سَكُمْ وَمُقَصِّر۪ينَۙ لَا تَخَافُونَۜ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَر۪يبًا

Yemin olsun ki Allah, Resulü’nün (Hudeybiye seferi öncesi, ashabıyla birlikte Beytullah’ı ziyaret ettiklerini müjdeleyen) rüyasını doğru çıkardı. Ve Allah’ın izniyle huzur ve emniyet içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak korkusuz ve kaygısız bir şekilde Mescidi Haram’a mutlaka gireceksiniz (vaadini tamamladı . Resulüllah’ın rüyasının gerçekleşmesi biraz gecikti ise bunun pek çok hikmetleri vardı.) Allah sizin bilmediklerinizi de bilir. İşte bakın bundan önce size yakın bir fetih vermiş, (sonu çok hayırlı ve hikmetli olacak Hudeybiye Barışını ve Hayber zaferini lütfetmiştir) .
48:28

هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًاۜ

Bütün dinlerden (ve düzenlerden) üstün (ve hâkim) kılmak üzere, peygamberlerini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. (Bu hükmünü gerçekleştirmek ve kullarının haktan mı batıldan mı taraf olduğunu imtihan edip seçmek üzere) şahit olarak Allah (c.c) yeterlidir.
48:29

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًاۘ س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِۜ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِۚۛ وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ۠ۛ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْـَٔهُ۫ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَۜ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظ۪يمًا

(Elbette ve kesinlikle) Hz. Muhammed (sav) Allah’ın Resulüdür; beraberinde bulunanlar (ve kıyamete kadar O’nun yanında ve yolunda olanlar) da inkârcı (zalimlere) karşı şiddetli (cesaretli, mert ve metin) , kendi aralarında ise (gayet müsamahalı ve) merhametlidirler. Onları rukû ve secde ederek (her hizmet ve ibadetlerinde sadece) Allah’ın fazlını ve rızasını ararken görürsün. Onların nişanları, yüzlerindeki secde izleridir. Bu onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları ise şöyledir: Sanki bir ekin (tohum kabuğunu) yarıp filizlerini çıkarmış, gittikçe onu (bitki fidesini ve gövdesini) kuvvetlendirerek kalınlaşmış, derken sapları üzerine doğrulup boy atmıştır. Ki bu durum ekinci ziraatçıların de hoşuna gider. Allah’ın (mü’minleri ve İslami hareketleri böyle tedricen geliştirip güçlendirmesi) onlarla kâfirleri öfkelendirmek (ve zalimleri kahretmek) içindir. (Ama onlardan, sonunda inadından ve inkârından dönüp) iman eden ve salih ameller işleyenlere Allah (yine de) mağfiret ve büyük mükâfat vadetmiştir.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.